Not bırakıp, notu yayınlanmayan, benden cevap alamayan herkesten özür diliyorum. Yeni gördüm ve bu iş bana göre değil bir kez daha anladım... Emekliliğimde inşallah...
Hoşçakalın şimdilik...
Nehir'ciğim, supercalifragilisticexpialidocious!!
AKARKEN
Hayata karşı direnmek yerine, yaşamla birlikte akmak hakkında düşünürken anlamaya, anlarken yaşamaya, yaşarken de akmaya başlıyor insan...
18 Ekim 2010 Pazartesi
11 Eylül 2010 Cumartesi
Bir garip Bayram
Bir garip bayram yaşadık bu kez...
Sevgili Nehir'i uğurladık arifesinde... Babamsız ilk bayramımızı Annemle torunları ile birlikte yazlığında geçirdik...
Nehir'cik bize veda ettiği gün bütün gün yağmur yağmış, bizimle ağlamıştı adeta gökyüzü. Pembe balonları Nehir'in arkasından uçarken pırıl pırıldı güneş, sıcacık... Sonra da bir astı yüzünü gökyüzü, bir rüzgar, bir bulut...
Garip dedim ya... çocuklar çocukluklarını yaşarken bir anda günlük işlere dalıyor insan, acısı, sızısı bir süreliğine hissedilmez oluyor. Bir bakıyorsun, gün bitmiş akşam olmuş, yorulmuşsun, uyuyakalmışsın, ertesi gün doğmuş, ayaktasın yine...
Dünya dönüyor ve hayat insana pek de mola alma fırsatı tanımıyor.
Nehir'cik, umarım annen ve baban bir mola alıp, sonsuz gibi görünen kederlerinin burukluğa, hiç geçmeyecek gibi hissettiklerini acılarının sızıya dönüşmesine izin verebilirler. Sen onların omuzlarına ne zaman nasıl dokunup, mutlu ve huzurlu olduğunu nasıl anlatacağını bilirsin... Leyla'yı da unutma e mi? Ona da bir işaret gönder. Aranızdaki tatlı küçük sırlardan birine dair minik bir ipucu...
Resmini astığım yerden hiç indirmeyeceğim. Babamın, oğlumun, kocamın, yeğenlerimin, kardeşimin, annemin arasında, kalbimdeki yerin neyse resminin yeri de aynı... Başımı her kaldırdığımda sen bana gülümseyeceksin Nehir'cik. Ben de her gelincikte senin yumuşacık yanağını okşayacağım...
Yolunuz huzura götürsün sizi Nehir'in sevgili Ailesi...
Babacığım, sen de huzur içinde yat... Nehir'le oyna arada, bana da neler yaptığınızı anlat, olur mu? Sizi seviyorum...
Sevgili Nehir'i uğurladık arifesinde... Babamsız ilk bayramımızı Annemle torunları ile birlikte yazlığında geçirdik...
Nehir'cik bize veda ettiği gün bütün gün yağmur yağmış, bizimle ağlamıştı adeta gökyüzü. Pembe balonları Nehir'in arkasından uçarken pırıl pırıldı güneş, sıcacık... Sonra da bir astı yüzünü gökyüzü, bir rüzgar, bir bulut...
Garip dedim ya... çocuklar çocukluklarını yaşarken bir anda günlük işlere dalıyor insan, acısı, sızısı bir süreliğine hissedilmez oluyor. Bir bakıyorsun, gün bitmiş akşam olmuş, yorulmuşsun, uyuyakalmışsın, ertesi gün doğmuş, ayaktasın yine...
Dünya dönüyor ve hayat insana pek de mola alma fırsatı tanımıyor.
Nehir'cik, umarım annen ve baban bir mola alıp, sonsuz gibi görünen kederlerinin burukluğa, hiç geçmeyecek gibi hissettiklerini acılarının sızıya dönüşmesine izin verebilirler. Sen onların omuzlarına ne zaman nasıl dokunup, mutlu ve huzurlu olduğunu nasıl anlatacağını bilirsin... Leyla'yı da unutma e mi? Ona da bir işaret gönder. Aranızdaki tatlı küçük sırlardan birine dair minik bir ipucu...
Resmini astığım yerden hiç indirmeyeceğim. Babamın, oğlumun, kocamın, yeğenlerimin, kardeşimin, annemin arasında, kalbimdeki yerin neyse resminin yeri de aynı... Başımı her kaldırdığımda sen bana gülümseyeceksin Nehir'cik. Ben de her gelincikte senin yumuşacık yanağını okşayacağım...
Yolunuz huzura götürsün sizi Nehir'in sevgili Ailesi...
Babacığım, sen de huzur içinde yat... Nehir'le oyna arada, bana da neler yaptığınızı anlat, olur mu? Sizi seviyorum...
6 Eylül 2010 Pazartesi
EN ZOR SINAV
Bu blogun adını Sevgili Biricik Nehir-im'in harika annesi Zeynep'in en zor günlerinde bizimle paylaştığı samimi duygu ve düşüncelerinden esinlenerek koydum.
Hayata direnmek, isyan etmek yerine hayatla akmak... Zor zamanlarda daha da güç bunu yapmak...
Sevgili Zeynep, Mahmut ve Leyla'nın bir tanesi Nehir-im'iz bize veda etti...
En zor sınav hayatta evlat acısı.. Sözler anlamsız... İçim acıyor...
Çarşamba günü Nehir-im'izi uğurlayacağız...
Cennete, pembe bulutlara, huzur ve güvenle ailesi yeniden kavuşana dek mutluluk içinde bekleyeceği yere...
Ve biliyorum ki başta Annesi Zeynep, Babası Mahmut ve Ablası Leyla olmak üzere tüm sevenleri yaşadıkları her güzellikte Nehir'i de görecekler...
Nehir'ciğim ben her bahar sana gelinciklerle yeniden merhaba diyeceğim...
Ak Nehir-im'iz, mutlu ve huzurlu olduğun yerde...
Sen bizim Meleğimizsin...
Hayata direnmek, isyan etmek yerine hayatla akmak... Zor zamanlarda daha da güç bunu yapmak...
Sevgili Zeynep, Mahmut ve Leyla'nın bir tanesi Nehir-im'iz bize veda etti...
En zor sınav hayatta evlat acısı.. Sözler anlamsız... İçim acıyor...
Çarşamba günü Nehir-im'izi uğurlayacağız...
Cennete, pembe bulutlara, huzur ve güvenle ailesi yeniden kavuşana dek mutluluk içinde bekleyeceği yere...
Ve biliyorum ki başta Annesi Zeynep, Babası Mahmut ve Ablası Leyla olmak üzere tüm sevenleri yaşadıkları her güzellikte Nehir'i de görecekler...
Nehir'ciğim ben her bahar sana gelinciklerle yeniden merhaba diyeceğim...
Ak Nehir-im'iz, mutlu ve huzurlu olduğun yerde...
Sen bizim Meleğimizsin...
1 Temmuz 2010 Perşembe
Karıncanın Sınavı
Kaydolduktan sonra 4 gün –aslında 2 iş günü- kimse beni aramayınca, iş başa düştü. Dün ne olur ne olmaz web sitesine girip ikinci bir mesaj göndermiştim, “kayıt oldum ama beni aramıyorsunuz, bana e-mail adreslerim ve telefon numaralarımdan ulaşabilirsiniz” içerikli… Ona da dönüş olmayınca ve başka da hiçbir erişim yolu bulmayınca bugün promosyonu yapan şirketi arayıp, kuruma ulaşamadığımı, bu yüzden kuponlarımı kullanamadığımı ve iade etmek istediğimi söyleyince derhal ilgili yetkilinin cep telefon numarasına kavuştum…
Vazgeçmek üzereyken yine yola devam etmek zorunda kaldım yani… Ama bitmedi… Zorluk derecesi yükseliyor. Sabah 7 de başlayacağını sandığım çalışmalara saat 7 de bitiyormuş… saat 0615de idmana hazır ve nazır olmak gerekiyor… Askeri düzen… Neyse en azından işe geç kalma olasılığı ortadan kalkmış oldu…
Bu benim şekle girmek için ne kadar kararlı olduğumun sınavı değil de nedir? Aman bütün sınavlarım bunun gibi olsun hayatta… “Kalsam da olur” cinsinden.
Alaska demişken biraz devam edeyim.
Benim için çok özel bir yer Alaska. Sanırım bunda hiç tanımadığım, benim için çok farklı, çok sıradışı bir coğrafyada olmamın etkisi çok büyük. Alaska sanki başka bir dünya… Herşey buradakilerden birkaç kat daha büyük. Çiçekler, ağaçlar, vadiler, dağlar hata sivrisinekler bile bizimkilerden 3-4 kat daha büyük… Amerika’ya sivrisineği Avrupa’dan giden gemiler taşımışlar biliyor musunuz? Amerikan yerlilerinin söyle bir efsanesi var:
Çok eski zamanlarda kana susamış bir Dev varmış. Pek çok delikanlıyı sadece kanlarını içebilmek için öldürmüş. Pek çok kişi Devi öldürmeyi denediyse de başarılı olamamış ve hepsi Dev tarafından öldürülmüşler. Günlerden bir gün üç kardeş de Devi öldürmek üzere silahlarını kuşanıp Dev’in yaşadığı söylenen dağlara gitmişler. Önce en büyük ağabey silahlarını alıp Dev’I aramaya gitmiş. Ağabeyi geri dönmeyince, ertesi gün onu aramaya giden ortance kardeş de ölmüş.
Sonunda en küçük kardeş okunu ve yayını alıp ağabeylerinin peşi sıra yola çıkmış. Gİttiği yer dağların en yükseklerinde, taşlık kayalık bir yermiş. Dev’i ararken iz bırakmamak için taştan taşa atlıyor, her büyük kayanın ardına saklanarak ilerliyormuş. Birden bir gölge farketmiş ve başını kaldırdığında Dev’in topuzunu üzerine inerken görmüş. Kendine geldiğinde Dev’in dev av torbasında, Dev’in ayşadığı yere doğru yol almaktaymış. Delikanlı el yordamıyla, taştan yapılma bıçağını bulmuş ve kaçmak için tobada bir delik açmış. Oku ve yayı da kendisi ile birlikte torbadan düşmüş; delikanlu hemen onları da alarak saklanmış.
Dev akşam yemeğinin hala torbasında olduğunu düşünerek yola devam etmiş. Her ne kadar Dev’in koca adımlarına yetişmek zor olsa da delikanlı onu takip etmiş. Mağaraya geldiklerinde delikanlı ağabeylerinin ve köyünden pek çok başka gencin cesetlerini görmüş. Dev hepsini öldürüp kanlarını içmiş. Dev torbasını köşeye bıramış ve bir ağaç kalınlığında olan topuzunu da yanında duvara yaslayıp bırakmış. Dev yüzünü döner dönmez delikanlı yayını gerebildiği kadar gerip, alabildiği kadar iyi nişan alarak okunu Dev’in kalbine saplamış. Kalbine ok saplanan Dev’in göğsü kanamaya başlamış. Ölmeden önce Dev’in son sözü “Beni öldürdüğünü sanıyorsun ama ben kanınızı içmeye devam edeceğim” olmuş.
Delikanlı çalı çırpı, odun toplayıp büyük bir yığın haline geitrmiş. Dev’i üzerine zar zor yerleştirmiş. Ateş yakma değneklerini kıvılcımlar çalıları tutuşturana kadar birbirine sürterek ateş yakmış. Başında bekleyip ateşi beslemiş. Çok uzun zaman dev tamamen kül olana kadar ateşim sönmemesini sağlamış. Dev’in küllerini toplayıp dağın zirvesinden atmış. Rüzgara külleri alıp dünyanın dört yanına dağıtmış, ve her bir kül tanesi bir sivrisineğe dönüşmüş.
İşte sivrisinekler bu yüzden, kana susamış devin küllerinden oluştukları için bu kadar kan içiyorlar.
Herşey daha büyük dedim ya, ben en çok etkileyen şey vadiler oldu. Bizim vadilerimiz V şeklidedir. Su açar vadileri, hiç yılmadan, vazgeçmeden yolunu bulup akan su yeryüzüne imzasını kazır vadilerimizde. Alaska’nın vadeilerini de su açmış ama donmuş su. Buzullar akarken oluşturmuşlar, hala da oluşturuyorlar Alaksa vadilerini. Çok geniş tabanlı U şeklide o yüzden vadiler. Denize akan bir buzulun oluşturduğu bir koya gittik. Tehlikeli olabileceği için belli bir uzaklıkta kalmak gerekiyordu. Sıkça görülmesine rağmen yine de rast geldiğim için şanslı sayıyorum kendimi; buzulun bir parçası kopup denize düştü. Neredeyse sağır edici, çok gürültülü bir çığlığı andıran keskin ve yüksek sesini, bedeninden kopup okyanusta yokolmaya giden parçasının ardından aslında özüne döndüğü için neredeyde sevinçle bakan buzulun ihtişamını unutamam. O anda şunu anladım ki, dünya, evren kendi hzıında kendi döngüsünü tamamlıyor. Biz insanların günlük sıkıntıları, hatta savaşları dahi umurunda değil. Bizler birer karınca, topumuzun gürültüsü sivrisine vızıltısı koca dünya için. Havayı, suyu kirletsek de zararımız kendimize, ve bizimle birlikte yaşan diğer zavallıcıklara, dünya kendi seyrini sürdürüyor, ağır ve vakur, hiç vazgeçmeden. Bizi bilge bir tavırsızlıkla, umursamaz görünüp tüm olacakları bilerek izliyor ve kendi döngüsünü tamamlıyor. Güç kavgalarımız, savaşlarımız, politik çıkarlarımız, birbirimize hükmetme hırsımız, görmüş geçirmiş dünya için çocuk kaprisi bile değil….
Hadi bakalım, bu küçük karınca sınava girmek için yarın sabah erkenden yola koyulacak...
Vazgeçmek üzereyken yine yola devam etmek zorunda kaldım yani… Ama bitmedi… Zorluk derecesi yükseliyor. Sabah 7 de başlayacağını sandığım çalışmalara saat 7 de bitiyormuş… saat 0615de idmana hazır ve nazır olmak gerekiyor… Askeri düzen… Neyse en azından işe geç kalma olasılığı ortadan kalkmış oldu…
Bu benim şekle girmek için ne kadar kararlı olduğumun sınavı değil de nedir? Aman bütün sınavlarım bunun gibi olsun hayatta… “Kalsam da olur” cinsinden.
Alaska demişken biraz devam edeyim.
Benim için çok özel bir yer Alaska. Sanırım bunda hiç tanımadığım, benim için çok farklı, çok sıradışı bir coğrafyada olmamın etkisi çok büyük. Alaska sanki başka bir dünya… Herşey buradakilerden birkaç kat daha büyük. Çiçekler, ağaçlar, vadiler, dağlar hata sivrisinekler bile bizimkilerden 3-4 kat daha büyük… Amerika’ya sivrisineği Avrupa’dan giden gemiler taşımışlar biliyor musunuz? Amerikan yerlilerinin söyle bir efsanesi var:
Çok eski zamanlarda kana susamış bir Dev varmış. Pek çok delikanlıyı sadece kanlarını içebilmek için öldürmüş. Pek çok kişi Devi öldürmeyi denediyse de başarılı olamamış ve hepsi Dev tarafından öldürülmüşler. Günlerden bir gün üç kardeş de Devi öldürmek üzere silahlarını kuşanıp Dev’in yaşadığı söylenen dağlara gitmişler. Önce en büyük ağabey silahlarını alıp Dev’I aramaya gitmiş. Ağabeyi geri dönmeyince, ertesi gün onu aramaya giden ortance kardeş de ölmüş.
Sonunda en küçük kardeş okunu ve yayını alıp ağabeylerinin peşi sıra yola çıkmış. Gİttiği yer dağların en yükseklerinde, taşlık kayalık bir yermiş. Dev’i ararken iz bırakmamak için taştan taşa atlıyor, her büyük kayanın ardına saklanarak ilerliyormuş. Birden bir gölge farketmiş ve başını kaldırdığında Dev’in topuzunu üzerine inerken görmüş. Kendine geldiğinde Dev’in dev av torbasında, Dev’in ayşadığı yere doğru yol almaktaymış. Delikanlı el yordamıyla, taştan yapılma bıçağını bulmuş ve kaçmak için tobada bir delik açmış. Oku ve yayı da kendisi ile birlikte torbadan düşmüş; delikanlu hemen onları da alarak saklanmış.
Dev akşam yemeğinin hala torbasında olduğunu düşünerek yola devam etmiş. Her ne kadar Dev’in koca adımlarına yetişmek zor olsa da delikanlı onu takip etmiş. Mağaraya geldiklerinde delikanlı ağabeylerinin ve köyünden pek çok başka gencin cesetlerini görmüş. Dev hepsini öldürüp kanlarını içmiş. Dev torbasını köşeye bıramış ve bir ağaç kalınlığında olan topuzunu da yanında duvara yaslayıp bırakmış. Dev yüzünü döner dönmez delikanlı yayını gerebildiği kadar gerip, alabildiği kadar iyi nişan alarak okunu Dev’in kalbine saplamış. Kalbine ok saplanan Dev’in göğsü kanamaya başlamış. Ölmeden önce Dev’in son sözü “Beni öldürdüğünü sanıyorsun ama ben kanınızı içmeye devam edeceğim” olmuş.
Delikanlı çalı çırpı, odun toplayıp büyük bir yığın haline geitrmiş. Dev’i üzerine zar zor yerleştirmiş. Ateş yakma değneklerini kıvılcımlar çalıları tutuşturana kadar birbirine sürterek ateş yakmış. Başında bekleyip ateşi beslemiş. Çok uzun zaman dev tamamen kül olana kadar ateşim sönmemesini sağlamış. Dev’in küllerini toplayıp dağın zirvesinden atmış. Rüzgara külleri alıp dünyanın dört yanına dağıtmış, ve her bir kül tanesi bir sivrisineğe dönüşmüş.
İşte sivrisinekler bu yüzden, kana susamış devin küllerinden oluştukları için bu kadar kan içiyorlar.
Herşey daha büyük dedim ya, ben en çok etkileyen şey vadiler oldu. Bizim vadilerimiz V şeklidedir. Su açar vadileri, hiç yılmadan, vazgeçmeden yolunu bulup akan su yeryüzüne imzasını kazır vadilerimizde. Alaska’nın vadeilerini de su açmış ama donmuş su. Buzullar akarken oluşturmuşlar, hala da oluşturuyorlar Alaksa vadilerini. Çok geniş tabanlı U şeklide o yüzden vadiler. Denize akan bir buzulun oluşturduğu bir koya gittik. Tehlikeli olabileceği için belli bir uzaklıkta kalmak gerekiyordu. Sıkça görülmesine rağmen yine de rast geldiğim için şanslı sayıyorum kendimi; buzulun bir parçası kopup denize düştü. Neredeyse sağır edici, çok gürültülü bir çığlığı andıran keskin ve yüksek sesini, bedeninden kopup okyanusta yokolmaya giden parçasının ardından aslında özüne döndüğü için neredeyde sevinçle bakan buzulun ihtişamını unutamam. O anda şunu anladım ki, dünya, evren kendi hzıında kendi döngüsünü tamamlıyor. Biz insanların günlük sıkıntıları, hatta savaşları dahi umurunda değil. Bizler birer karınca, topumuzun gürültüsü sivrisine vızıltısı koca dünya için. Havayı, suyu kirletsek de zararımız kendimize, ve bizimle birlikte yaşan diğer zavallıcıklara, dünya kendi seyrini sürdürüyor, ağır ve vakur, hiç vazgeçmeden. Bizi bilge bir tavırsızlıkla, umursamaz görünüp tüm olacakları bilerek izliyor ve kendi döngüsünü tamamlıyor. Güç kavgalarımız, savaşlarımız, politik çıkarlarımız, birbirimize hükmetme hırsımız, görmüş geçirmiş dünya için çocuk kaprisi bile değil….
Hadi bakalım, bu küçük karınca sınava girmek için yarın sabah erkenden yola koyulacak...
27 Haziran 2010 Pazar
Rastlantı
İndirim kuponlarım geldi e-mail ile. Hoş gelmese de ben bu egzersiz programına katılırdım, sadece aracı oldu bu indirim işi. Haberim bile olmayacaktı burnumun ucundaki böyle bir programdan...
Hayatımdaki en güzel anılar ilginç rastlantılara bağlıdır.
Yıllar önce katıldığım bir satış eğitiminde müşterinizin satmakta olduğunuz mal/hizmeti satın alması halinde elde edeceği faydaları hayalinde ne kadar kuvvetle canladırabilirse, satın alma olasılığının o kadar artacağı anlatılıyordu. Bu hayalinde canlandırabilme becerisini kazanabilmek için de öncelikle kişisel bir konuda deneyimlememiz istenen bir egzersiz yaptık. Yapmak/elde etmek istediğimiz bir şeyi tüm detaylarıyla, rengi, kokusu, tadı, sıcaklığı, heyecanı, yarattığı her türlü duyguyla hayalimizde canlandırmalıydık.
Ne hayal edeceğimi bilemedim. Neden sonra, kendimi Alaska'da balina izlerken hayal ettim. İrice bir teknedeydim. Yeğenim Mehmet de benimle birlikteydi. Pırıl pırıl güneş sırtımı ısıtıp, lacivert denizden sekerek gözlerimi kamaştırıken içime çektiğim havanın soğunu hissedebiliyor, tuzun kokusunu alabiliyor, nefesimi görebiliyordum. Eğer biraz daha zamanım olsaydı sanırım balinaları da görecektim...
Eğitim bitti, ofise döndüm. Ofiste mobil sistem dediğimiz bir oturma düzenimiz var. Sürekli ofiste bulunması gerekmeyen kişilerin belirli bir yeri, masası yok; sadece bir dolabı var. Göreli olarak daha küçük-böylece sayısı daha fazla-masaların tümünde telefon ve bilgisayar ağ bağlantısı var. Gelen boş bulduğu yere oturuyor. İki gün sonra çapraz masamda oturan arkadaşıma "N'aber? Nasılsın?" deyince "Tatile Alaska'ya gidiyorum." dedi!!! Yetmezmiş gibi, bir de "Yalnız gidiyorum, sen de gelmek ister misin?" diye sormaz mı! Eh, benim de vizem var hazır, olur dedim; on gün sonra Alaska'daydım...
Bu egzersiz programı da böyle; hiç yoktan karşıma çıktı ve tüm koşullar katılmam için yol açıyor. Buna karşı durmanın bir anlamı yok. Aksine böyle bir rastlantının karşıma tam olarak ne çıkarmış olduğunu anlamak için çok heyecanla bekliyorum. Kolay olmayacağını biliyorum ama olsun...
Öncelikle haftada 3 sabah 7-8 arası programa katılıp, saat 9 da da işbaşı yapmam lazım. Ayrıca neredeyse askeri disiplin ve zorluk derecesi ile karşı karşıya kalacağımı düşündüren bilgiler de okudum internette. Eh, hayatında hiç ciddi ve uzun süreli spor yapmamış, son 5 seneyi zamansızlık bahanesiyle ardarda 50 adımdan fazla atmadan geçirmiş, 80 kilo, 46 yaşinda biri için pek de rahat ve kolay bir düzen olmayacağı belli...
Ama hala bütün detaylara sahip değilim. Ne zaman başlayacağımdan, hatta başlayıp başlamayacağımdan bile emin değilim. Bu kurumun farklı bir sistemi var.
Önce kayıt olunuyor, sonra onlar arıyor. Ben de cumartesi günü kayıt olduğum için yarın aranmayı bekliyorum. Açıkçası bu program için fazla "hamlamış" olmaktan biraz korkuyorum. Hem küçük de olsa kabul edilememek gibi bir ihtimal geliyor aklıma, hem de çok mu zorlanacağım acaba diye ürküyorum... Daha başlamadan geri adım atmaya başladım işte... Şimdi haftada üç sabah mışıl mışıl uyumak varken, akşamdan çantalar hazırla, sabahın altıbuçuğunda kalk, git bir saat canın çıksın sonra da oradan işe git 8 saat mesai... Hadi hayırlısı...
Şimdi beklemedeyim. Bakalım bu rastlantı neler getirecek?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)